Cem KEÇE - ANKARA
Cem KEÇE - İSTANBUL

Narsisistik Yapı ve Özyıkım Davranışları

Narsisistik Yapı ve Özyıkım Davranışları


“Kendine zarar verme eğilimi”ne “özyıkım” adı verilir. Özyıkım, yaşanan sorunlardan kaçmak için “bilinçdışında ölümü arzulamak”tır ve intihardan bir önceki safhadır. Yunan mitolojisinde, insandaki tüm özyıkım davranışlarını, öldürücü ve yok edici dürtüleri temsil eden “Thanatos”, yapıcılığı, yaratıcılığı ve sevgiyi temsil eden Eros’un tamamen karşıtıdır. Buradan hareketle ilk kez Freud tarafından ortaya atılan “tanatos”, evrensel olduğuna inanılan bir “ölüm, yıkım, saldırganlık ve özyıkım içgüdüsü”dür. Freud bu içgüdünün, insanı haz veya acı verici olduğuna bakmaksızın eski yaşantıları tekrarlamaya, nihai anlamda ise başlangıçtaki cansız duruma dönmeye güdüleyen tekrarlama zorlantısının kontrolü altında olduğuna inanıyordu. Freud'un savaşların, yıkımların, insan eliyle yaratılan trajedilerin sorumlusu olarak gösterdiği bu evrensel “ölüm içgüdüsü teorisi”, psikanalitik çevrelerde olduğu kadar, diğer alanlarda da çok şiddetli itirazlarla karşılandı ve insanoğlunun kendini korumayı ve türünün sürekliliğini sağlamayı amaçlayan iki güçlü içgüdü tarafından yönlendirildiği savunularak özyıkım davranışlarının doğrudan insanın kendini koruma içgüdüsüne karşı olduğu ileri sürüldü. İnsanın yaşamının yaşam içgüdüsü (eros) ile ölüm içgüdüsü (tanatos) arasındaki kesintisiz mücadeleye ve dengeye bağlı olduğunu savunan Freud’un bu kavramı ortaya atmasında I. Dünya Savaşı’nda yaşanan büyük trajedilerin ve soykırımların yanı sıra, insanlık tarihinden hiç eksik olmayan yıkım ve savaş olgusu etkili olmuştur. Ancak bazı kişilerin intihara teşebbüs etmeleri veya kahramanca işler yaparak hayatlarını tehlikeye atmaları, insanın ruhsal yapısında, yaşama içgüdüsünden çok daha kuvvetli güçlerin de bulunabileceğini akla getirmektedir.

Cem KEÇE'ye Soru Sor

SÜLEYMAN VAKASI…

Birçok insandan farklı ve çok özel biri olduğuna inanan “Süleyman” adını verdiğim danışanım, kendini diğerlerinden çok iyi ve yukarıda görüyordu. Abartılı bir şekilde kendinin“muhteşem” olduğuna inanıyordu. Kendisi hakkında oldukça fazla düşünüyor, fantezilerinde ve davranışlarında da büyüklük duygusunu ve hayran olunma isteğini dışa vuruyordu. Empati yoksunluğunu içindeydi. Duyarlılık ve diğer insanlara karşı sevecenlik duygusundan yoksundu.

MUHTEŞEM SÜLEYMAN

Süleyman’ın annesi zengin bir ailenin tek kızıydı; soğuk ve sevgisini yeterince gösteremeyen bir kadındı. Annesi ile babası, zengin kız-fakir oğlan klişesiyle evlenmişlerdi. Uzun süre çocukları olmamış ve gidilmemiş falcı, hacı, hoca bırakmamışlardı. En sonunda evliliklerinin 10. yılında Süleyman doğmuştu. Çocukken lakabı “Muhteşem Süleyman”dı. Süleyman’ın anlattığına göre, başarılı bir belediye başkanı olan babası bir yolsuzluk soruşturmasıyla görevden alınmış, masum olduğu halde mahkûm edilmişti. Bunu gururuna yedirememiş ama intihar edecek cesareti kendinde bulamamıştı.

ÇOK ÖZELİM!

Kendini hak sahibi olarak görme hissine sahip olan Süleyman, başta babası olmak üzere diğer başarılı insanlarla yarış halindeydi ve kendi beklentilerine ulaşamadığında derin bir üzüntü hissediyor, geçici depresyon atakları yaşıyordu. Süleyman’daki kibir, böbürlenme herkes tarafından fark ediliyordu. İçi kendisiyle doluydu, başkasına yer yoktu ve diğer kişilerden “çok özel” olduğunu hissediyordu. Her zaman yaşıtlarından daha üstün olduğunu söylüyor ve bu sebepten dolayı kendisine hayranlık duyulmasını istiyordu. Yapmacık bir mizacı vardı. Kırılgan bir özsaygıya sahipti. Aldığı kararlarla aile şirketini büyük bir zarara uğrattığında kendisine olan kini artmış ve intihar teşebbüsünde bulunmuştu. Annesinin dikkati sayesinde hayatta kalabilmişti. Terapiye başvurması bu olayın ardından olmuştu.

PARGALI İBRAHİM PAŞA…

Çok genç yaşta aile şirketinin yönetimini devralmıştı. Kendini “Muhteşem Süleyman” olarak görmesine rağmen, kaderini Muhteşem Yüzyıl dizisine konu olan “Pargalı İbrahim Paşa”nınkine benzetiyor ve şöyle diyordu: “Bildiğiniz gibi Pargalı İbrahim Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın sevgisini ve güvenini kazanarak kariyerinde hızla yükseldi ve dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli yöneticilerinden biri oldu. Öyle ki tarihte ilk defa Serasker Sultan unvanını alan kişi oldu. Kanuni’nin üzerinde o kadar etkili hale gelmişti ki, o güne kadar üç vezirlik makamı olmasına rağmen, sırf onun için dördüncü bir vezirlik makamı oluşturuldu. Bununla da yetinilmeyerek daha önceki devlet temayüllerinde veziriazamlığa birinci vezir getirilirken, yine Osmanlı tarihinde ilk kez İbrahim Paşa dördüncü vezirlikten veziriazamlığa, yani baş vezirliğe yükseltildi. Hatta sadece Kanunu Sultan Süleyman için değil, Osmanlı tarihi için de en etkili isimlerden biri oldu. Aldığı kararlar Osmanlı tarihinin geleceğini etkiledi. Bir sözüyle savaşa, bir sözüyle barışa karar verebilecek konuma geldi. İbrahim Paşa artık kendini o kadar etkin görüyordu ki, padişah gibi ferman imzalamaya başlamıştı. Ben de babamın hapse girmesinden sonra aile şirketimizi yönetmeye başladım. Hızlı bir başlangıç yaptım. Her şey çok güzel giderken birden hayatım altüst oldu ve işte şimdi de karşınızdayım…”

SÜPEREGONUN KEFARET İSTEYEN ARZUSU...

İnsan kanser gibi ölümcül bir hastalığa yakalandığında, acı ve ıstıraptan kaçınmak için hayatına son vermeyi düşünebilir. Bu noktada bile kişinin kendi yaşamına son verme hakkı konusunda ahlaki bir tartışma söz konusudur. Empati yaptığımızda, intiharın bazı koşullar altında, bu eylemi gerçekleştiren kişi için anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Özyıkım davranışlarında acıdan kaçınma arzusunun yanında, hissedilen incinmişlik duygusundan sorumlu tutulan kişiden intikam alma, ona acı çektirme gibi başka bir motivasyon daha bulunabilir. İntihar eden kişinin, bu eyleminden sorumlu tuttuğu kişiye verdiği mesaj: “Üzüleceksin ve bundan sonra hayatının sonuna kadar benim kadar acı çekeceksin”dir. İntihar bu yönüyle başka bir insanın tüm hayatını etkileyen ve kontrolü altına alan tümgüçlü bir fantezidir. Çözülmemiş duygusal çatışmalardan kaynaklanan acı, suçluluk, öfke ve “kefaret ödeme arzusu” gibi güçlü duygular bilinçdışına itilir. Üstelik bu duygular tam olarak bastırılamaz ve devamlı bir şekilde ortaya çıkma tehdidinde bulunurlar. Bastırılan duygular bilinç düzeyine çıkma tehdidinde bulunduğunda stres artar. Ruhsal baskı ve çökkünlük arttıkça, egonun beden üzerindeki kontrolü zayıflar ve “süperegonun kefaret isteyen arzusu” güçlenir. Özyıkım davranışlarında bulunma kefaret ödeme arzusunu tatmin eder ve böylece kişi kendisini sınırlayan suçluluk duygusundan kurtulmuş olur.

GÜÇ VE KONTROLÜN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI...

Süleyman, sevişirken eşinin vücudunda derin izler bırakan ısırıkları ve darbeleriyle başta annesi olmak üzere tüm kadınlara yönelik düşmanlığını dışa vuruyordu ancak bunları yaparken herhangi bir düşmanlık hissetmiyordu. Zaman zaman evdeki eşyaları kırıp döküyor, eşini intihar etmekle tehdit ediyordu ama ona karşı öfke hissetmiyordu. Süleyman içinde kadınlara karşı yoğun bir düşmanlık barındıran mutsuz bir adamdı. Annesi tarafından sevilmemişti, “çok özel” olduğu söylenmesine rağmen, bu özelliğe uygun sevgi ve değer görmemişti. Süleyman’ın eşine şiddet uygulaması içsel geriliminin bir kısmını boşaltmasını sağlıyordu. Özyıkım tehditleri de aynı amaca hizmet ediyordu. Böylece başa çıkamadığı değersizlik ve aşağılık duygularının daha fazla artmasına engel oluyordu. Narsisistik yapıdaki kişiler şişirilmiş ama olgunlaşmamış bir egoya sahip oldukları için özyıkım davranışlarını uyuşturucu gibi deneyimleyebilirler. Tümgüçlü benlik imgeleri üzerinden başarmak istedikleri şey tam da budur: “Güç ve kontrol”. Her durumda özyıkım davranışları, yaşamla teması kaybetmeye, hayal ve imgelerle dolu bir dünyaya kaçmaya yöneliktir ve bedeli çok ağırdır. Süleyman’ın tedavisinde hem özyıkım davranışlarının anlamını keşfetmesine hem kendini olduğu gibi kabul edip sevebilmesine hem de diğer insanlara empati ve şefkat göstermesine odaklandım.


Etiketler


Yorumlar