Cem KEÇE - ANKARA
Cem KEÇE - İSTANBUL

Erkeklerin Kadınlara Şiddet Uygulaması Salgın Hastalık Gibi Yayılıyor Mu?

Erkeklerin Kadınlara Şiddet Uygulaması Salgın Hastalık Gibi Yayılıyor Mu?


Her gün medyada ya da çevremizde duyduğumuz kadına yönelik şiddet haberleri akıllara "Erkeklerin kadınlara şiddet uygulaması salgın hastalık gibi yayılıyor mu?" sorusunu getiriyor. Aslında hep var olan bu soruna salgın hastalık diyemesek de, ne yazık ki hızla arttığını ve zamanla daha da çok artacağını söyleyebiliriz.

Cem KEÇE'ye Soru Sor

ŞİDDET KAYNAĞINI YAŞAMIN İÇİNDEN ALIYOR…

Günümüzde yaşanan şiddetin kaynağında pek çok faktör vardır. Bu faktörlerin en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz: (1) Son yıllarda hem politik hem de toplumsal yapıda çatışma kültürünün yaygınlaşması, (2) haksızlıklar, adaletsizlikler, korku ve terörün artması, (3) çocuklar ve gençler arasında şiddet içeren bilgisayar oyunlarına yönelimin çoğalması, (4) şiddet içeren TV dizilerine olan ilginin çok yüksek olması, (5) toplumsal yapının çok kirlenmesi, tüm değerlerimizin kaybolmaya başlaması, alınır satılır hale gelmesi, (6) sağlıklı ilişkiler kuramamamız, sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştiremememiz.

ERKEKLER ŞİDDET UYGULAMAYI KENDİLERİNE HAK OLARAK GÖRÜYORLAR…

Genellikle şiddetin failleri erkekler, mağdurları kadınlar oluyor. İki yüzlü toplum, şiddet uygulamayı erkeklere bir hak olarak veriyor ve şiddeti meşrulaştırıyor. Çocukluğunda şiddete maruz kalan ve şiddet kültüründe büyüyen bir bireyi gelecekte üç senaryo bekler. Birey şiddeti ya “tekrar eder” ya “evlenmekten korkar ve kaçar” ya da “şiddeti telafi eder”, yani barışçıl ve uzlaşmacı birisi olur. Şiddeti tekrar etmek bir seçimdir. Aldatma, kışkırtılma, suçlanma, eleştirilme gibi belli koşullarda şiddet uygulamayı kendisine “hak gören” bir kişi, maalesef şiddeti tekrar eder. Ama gerekçesi ne olursa olsun şiddet bir insan hakları ihlalidir, suçtur, gayri ahlaki bir seçimdir.

KADINA YÖNELİK ŞİDDET, ERKEK EGEMEN TOPLUMUN BİR YENİLGİSİDİR!

Toplumumuz kadınları bir yandan ana olarak kutsarken diğer yandan rahatça dövülmelerine hatta öldürülmelerine duyarsız kalmaktadır. Gelecek nesiller üzerinde etkin rolü olan kadına yüklenen bu olumsuzluk kadının özsaygısını, değerlilik duygusunu yitirmesine, güven duygusunun olmamasına, kendini değersiz görmesine, toplumun öngördüğü role yönelik kızgınlık geliştirmesine neden olabilmektedir. Böylece kadınlar kendilerini yalnız, anlaşılmaz, mutsuz hissedeceklerdir. Mutsuz ve yalnız olan kadının ise bir çocuğu sağlıklı süreçlerle büyütebilmesi mümkün olmayacak, erkekleri düşman, uzak durulması gerekilen kişiler olarak görecektir. Uygarlığımızın gelişebilmesi için kadına yönelik şiddetin tüm boyutları ile ele alınıp çözüm yollarına gidilmesi gerekmektedir. Öncelikle şiddet gören kadınlar kendilerini saklamadan utanmadan daha cesur olmalıdır. Toplum da kadınların yanında durup, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, 'Evet ama' ile başlayan mazeretlerin arkasına gizlenmeden şiddete karşı tepki göstermelidir. Kadının fiziksel sağlığını tehlikeye atan, özsaygısını ortadan kaldıran ve enerjisini tüketen şiddet olayları sadece bir sonuçtur. Bu sonuca yol açan nedenlerin üzerinde durulmadığı sürece kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır. 

CİNSİYET AYRIMCILIĞI ŞİDDETİ KÖRÜKLER…

Cinsiyet ayrımcılığı ile şiddet olayları arasında doğrudan bir bağ vardır. Cinsiyet ayrımcılığını reddeden bir anlayış geliştirilmedikçe, kadınlara yönelik şiddet bitmeyecektir. Kadına şiddeti sadece kadının yasal haklarını teminat altına alarak ve istismarcıları cezalandırarak ortadan kaldırmak mümkün değildir. Yasal düzenlemeler önemli ve gereklidir ancak yasalarla sınırlı kalmak bataklığı kurutmadan sivrisinekleri öldürmeye çalışmak gibidir. Bataklığı kurutabilmek emek isteyen, çaba isteyen, toplumun bütün katmanlarını içine alan uzun vadeli stratejilerin oluşturulmasını gerektirmektedir. Kadına yönelik şiddeti doğuran temel unsurun cinsiyet ayrımcılığı olduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır. Eğitim ve öğretimin ilk evrelerinden itibaren her düzeyde toplumsal cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmaya yönelik programlar düzenlenmeli, medyanın bu konudaki farkındalığı ve etkinliği arttırılmalı, toplumsal bilinç düzeyi geliştirilmelidir. Anasınıflarından başlayarak toplumsal cinsiyet ve kadın sorunlarına duyarlı eğitim programları desteklenmeli, her iki cinsin de benimseyeceği ve içselleştireceği uygulamalar ortaya konmalıdır. İstismarcı davranışlara dayanak oluşturan inanç ve tutumlar üzerinde durulmalıdır. Kişiler, insanlar arası ilişkiler konusunda eğitilmeli, toplum kadın erkek eşitliği konusunda bilinçlendirilmeli, kadına saygı kavramı işlenmelidir. Ayrıca şiddet gören kadınlara sığınacak yerler ve kriz anlarında yardım sağlanmalı, danışmanlık hizmetleri verilmeli, saldırgan erkekler tedavi almaya teşvik edilmelidir. Kadına karşı şiddetin tepki duyulması gereken bir boyut kazanması, kadınlar ancak toplumun eşit statüdeki üyeleri olarak yerlerini kazandıklarında mümkün olacaktır. Sonuç olarak, cinsiyet ayrımcılığını reddeden bir anlayış geliştirilmedikçe, kadınlara yönelik şiddet bitmeyecektir.

ŞİDDET GEÇMİŞTEN GELEN KÖTÜ BİR MİRASTIR...

Her şiddet olayının altında cinsel özgüven eksikliği ve geçmişten miras kalan ruhsal yaralar vardır. Saldırgan kişiliklerin oluşmasında travmatik unsurlar, huzursuzluklar, parçalanmış aileler, aile bunalımları, kişilik bölünmesi ve paranoya önemli bir rol oynar. Şiddetin temelini anne, baba, çocuk, aile ilişkisi ve sosyal, kültürel ve ekonomik faktörler birlikte oluşturur. Saldırganlık ve şiddet, duygusal yükü fazla birtakım örnekler yolu ile öğrenilir. Evde ve okulda disiplini sağlamak üzere şiddet kullanımına tanık olan çocuk, yetişkinliğinde bunu sorun çözmede doğal bir seçenek olarak görmektedir. Ayrıca her erkek çocuk geçmişinde “güçlü” algıladığı annesine öfke hissettiği ve ona zarar vermeye çalıştığı kötü anılar yaşar. Bastırılan ve sanki yokmuş gibi kabul edilen bu anılar, yetişkinlikte kurulan yakın ilişkilerde kendini gösterir. Diğer bir ifadeyle “kötü çocuk-kötü anne denklemi” nedeniyle erkek kadını döverken aslında bilinçdışındaki kötü annesini dövüyordur. Bu nedenle erkekler güçlü olarak algıladıkları kadınlara şiddet uygulamaya cesaret edebilirler. Saldırgan erkeklerin bir “görünen sevgi dolu parça”, bir de “gölgede kalmış saldırgan parça” olmak üzere iki parçaları vardır. Belli koşullarda saldırgan parça ön plana çıkar ve kadına şiddete erkeği motive edebilir. Saldırgan parçanın tekrar ön plana çıkıp görünür olmasında toplumun şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemesinin önemli rolü vardır.

ŞİDDET ERKEKLİK GÖSTERGESİ DEĞİLDİR!

Erkekler, kadınlar üzerindeki haklarının tehdit altında olduğunu düşündüklerinde ya da kadınların evdeki sorumluluklarını yerine getirmemeleri durumunda şiddete başvurmaktadırlar. Bir erkek eşinin rolüne uygun olarak davranmadığını, sınırlarının ötesine geçtiğini, haklarını savunduğunu anlarsa buna şiddetle karşılık verebilmektedir. Kocaya itaat etmemek, koca kendisine kızdığında cevap vermek, yemeği zamanında hazırlamamak, çocukla ya da evle yeterince ilgilenmemiş olmak, kocaya para ya da kız arkadaşlar konusunda sorular sormak, kocadan izin almadan bir yere gitmek, cinsel ilişkiyi reddetmek ya da sadakatinden şüphe etmek gibi davranışlar çok yanlış bir şekilde cinsiyet normlarını çiğnemek anlamına gelmekte ve bu anlamsız bahanelerle erkeklerde şiddeti körüklemektedir.

ŞİDDETİN BAHANESİ OLAMAZ!

Şiddet uygulayan erkeklerin yüzleşmemesi, çeşitli bahanelerin arkasına sığınması, “Ben sinirli adamım şiddet gösteririm” demesine fırsat vererek şiddeti hastalıklı bir şekilde ortaya çıkartan ve gizlice meşrulaştıran iki yüzlü bir toplum vardır, hiç utanıp sıkılmadan manşetlerden, köşelerden fışkıran şiddet seviciliği vardır. Çünkü saldırganlıkta bir güç ilişkisi ve “güç seviciliği” vardır. Saldırı güçsüz ve zayıf konumda olanlara daha güçlü ve egemenliği ellerinde tutan kişiler tarafından yöneltilir. Çok uzun zamandır yaşamlarının farklı alanlarında denetlenen ve güçsüz konumuna sıkıştırılmış bir cins olarak kadınlar, ekonomik sosyal, psikolojik ve cinsel aşağılanmalarla karşı karşıyadır. Bu genel tanımdan, kadınlara yönelik şiddete geçtiğimizde, şiddetin kadınların yaşamlarının her alanında yaygın olarak gözlenebilir ve bütün kadınların karşılaştığı bir dizi olgudan oluştuğunu görürüz. Kadınlara yönelik şiddet olaylarını ırza geçme, ensest, fahişelik, pornografi ve en yaygın ve"meşhur" kabul edilen biçimi olan eş dövme başlıkları altında toplayabiliriz. Ayrıca Türkiye’nin kadına karşı şiddeti önlemek için attığı adımlar kâğıt üzerindedir. Hemen her gün basına eşi, ağabeyi, babası ya da sevgilisi tarafından öldürülen ya da yaralanan kadın haberleri yansır çünkü erkeklerin “Ben sinirli adamım, hak ederse şiddet gösteririm” gibi bahaneleri var ve şiddet uygulamayı kendilerine hak görüyorlar. Savcılık ve polis de kadınları koruyamıyor, bazen şiddetin telefonda konuşmak, kıskançlık, aldatılma şüphesi gibi inanılmaz gerekçeleri olabiliyor. Bazen şiddet göstere göstere geliyor. Eski sevgilisinin tehditleri yüzünden aylarca savcılık ve karakol kapısını aşındıran bir kadın yine, yeni, yeniden şiddetin kurbanı olabiliyor. Devlet sadece seyrediyor, şikâyeti bekliyor. Bu nedenle şiddet olayların gerçek nedeni, kusursuz gibi görünüp uygulanmayan yasalarımızdır. Dayak yiyen kadın korkudan şikâyetçi olamayınca yasal işlem yapılmıyor. Cezalarda iyi hal indirimi de işin cabası oluyor...

FİZİKSEL ŞİDDET DE PSİKOLOJİK ŞİDDET DE YIKICIDIR!

Fiziksel şiddet ve psikolojik şiddet acının tonları arasındaki fark gibidir. Şiddet, vurma, tokatlama, tekme atma ve zorla cinsel ilişki gibi fiziksel saldırı; devamlı küçümseme, gözünü korkutma ve hakaret etme gibi psikolojik istismar şeklinde ortaya çıkabilmektedir. Kadını arkadaşlarından ve ailesinden ayırma, hareketlerini takip etme ve kaynaklara erişimini kısıtlama gibi kontrol etmeye yönelik davranışlar da söz konusu olabilmektedir. Kadınların istismar karşısındaki tepkileri çoğunlukla mevcut seçeneklerle sınırlı olmakta ve genellikle ilişkilerini devam ettirmektedirler. Eşinin ceza yemesi korkusu, başka geçim kaynağının olmayışı, çocuklar için endişelenme, duygusal bağımlılık, aile ve arkadaşların desteğinin bulunmayışı, durumun ileride değişeceğini ümit etmek, boşanırsa bunun kabul gören bir şey olmadığını bilmek, reddedilme ve toplumun lekelemesi korkusu kadının yardım talep etmesini önlemektedir. Fiziksel veya cinsel bir istismarın mevcut olduğu bir ilişkiye son vermek ise bir süreci gerektirmektedir. Bu çoğunlukla önce inkâr, kendini suçlama ve tahammül dönemlerini içermektedir. Daha sonra partnerle ilgiyi kesme ve kendine gelme dönemi gelmektedir. Son aşamada ise kesin karar verilmekte ancak ülkemizde yaşayan kadınlar için bu karar ne yazık ki can güvenliğini dahi tehdit edebilmektedir. Kadının ayrıldıktan hemen sonra cinayete kurban gitme riski bilinen bir gerçektir.

CİNSEL MUTLULUK ŞİDDETİ ÖNLER Mİ?

Gerçekten de terör, psikopatlık, depresyon gibi durumlar da dahil tüm sorunların ve şiddet eğilimlerinin altında cinsel problemler yatabilir. Çünkü öfkenin saldırganlıkla ifade edilmesi ve cinsel işlev bozuklukları çocuksu ve ilkel davranışlardır. Yetişkinler sağlıklı seçimler yaparlar ve seçimlerinin sorumluluklarını alırlar, kötü ebeveyn parça gibi kimseyi şiddet ile cezalandırmazlar. Yetişkin-yetişkine yaşanan bir ilişkide sağlıklı ve mutlu bir cinsel yaşam vardır. Tabii yaşla veya bedendeki organik sorunlar nedeniyle cinsel sorunlar ortaya çıkabilir ama bu sorunlar yine yetişkince çözümlenir ve şiddet bir seçenek olarak görülmez. Dolayısıyla cinsel mutluluk şiddeti önlemez ama çok yanlış bir şekilde ebeveyn-çocuk ilişkilerinde cinsel mutsuzluk şiddete davetiye çıkartabilir. Çünkü yetişkin-yetişkine kurulan ilişkilerde psikolojik kaynaklı cinsel sorunlar yaşanmaz ama ebeveyn-çocuk ilişkilerinde psikolojik kaynaklı cinsel sorunlar ortaya çıkar. Ebeveyn-çocuk ilişkilerinde şiddet, aşağılama, suçlama, küsme gibi sağlıksız davranışlar bir ceza ve sözde terbiye olarak aracı olarak kullanılır.

EĞİTİM ŞİDDET İÇİN ÇÖZÜM OLUR MU?

Ülkemizde eğitim sadece bilgi vermeyi ve bilgiyi ölçmeyi hedef alıyor. EQ’ya yani bireylerin kendi ve diğer kişilerin duygularını idrak edebilme, farklı duyguları birbirinden ayırıp doğru tanımlayabilme ve bu veriler ışığında kendi davranış ve düşüncelerini yönlendirebilme biçimine katkı sağlamıyor. EQ esasen, her birimizin içimizde varlığını hissedip de adlandıramadığı o “iyi şey”dir. Davranışlarımızı, sosyal ilişkilerimizi ve genel anlamda başarıyı getirecek doğru adımlar atıp atamadığımızı belirler. Daha çok insani davranış biçimlerimizi belirleyen EQ, öğrenmeye odaklı IQ’dan farklı bir yerde durur. İkisi arasındaki önemli fark, EQ’nun yıllar içerisinde kişi tarafından IQ’ya nazaran çok daha fazla geliştirilebilme ve yükseltilebilme potansiyelinin bulunmasıdır. İşte bu yüzden IQ'su yüksek, EQ'su düşük bir toplum olduk ve eğitimli olmak şiddeti ve tüm sahtekarlıkları önleyen değil, şiddete ve sahtekarlıklarA kılıf bulma aracına hizmet eder bir hale geldi.

ŞİDDETİN ÖNLENMESİNDE TOPLUMSAL AKSİYONLAR ALINMALIDIR!

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) olarak her kongremizde hem cinsel sorunların hem de toplumsal sorunların tartışılmasına çalışıyoruz ve kongre deklarasyonumuzda çeşitli çözüm önerilerini hem ilgili kurumlarla hem de medya ile paylaşıyoruz. CİSED 2000 yılında kamuoyuna ilan ettiği deklarasyonda şu önemli konuların altını çizmiştir:

  1. Anaokulundan başlayarak cinsel eğitim yasal olarak şart olmalıdır.
  2. Ergenlik öncesi cinsel danışmanlık ve rehberlik hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır.
  3. Evlilik öncesi cinsel danışmanlık ve rehberlik hizmetleri yasal olarak şart olmalıdır.
  4. Evlilik öncesi anne, baba ve eş eğitimleri yasal olarak şart olmalıdır ve evlilik ehliyeti uygulamasına geçilmelidir.
  5. Cinsel sağlık bilimine üniversitelerimizde seksoloji ana bilim dalı adı altında ayrı bir bilim dalı olarak yer verilmelidir.
  6. Cinsel sağlık bilimi için multidisipliner bir yaklaşım şart olmalıdır.

Aslında bu deklarasyonun gereği yapılırsa ülkemizde hem cinsel sorunlar hem de şiddet eylemleri azalacaktır, daha sağlıklı ve mutlu bir toplum olmamızın önündeki en büyük engeller kalkacaktır.


Etiketler


Yorumlar